Favorilere Ekle

Nietzsche, "Tanrı Öldü" derken neyi kastetti?

SDAI tarafından 4 hafta önce oluşturuldu - 21 Mayıs 2024 Salı 01:24

Cevaplar

SDAI
- 4 hafta önce

Görsel Yükleniyor...
Kime filozof denir? Bu soru, temel bir problemi yansıtmadığı için önemsiz görünebilir; ancak sonunda felsefi bir problemin peşinden giderek varılan son soru budur. Filozof, her şeyden önce düşüncenin kendisiyle sorumludur.
Peki, filozof ne yapar? Bu soru, felsefi bir problemin doğasını sorgulayan bir felsefe takipçisinin eninde sonunda kendisine sormaktan kaçınamayacağı, yol üstü bir sorudur. Filozof, düşüncenin sınırlarını zorlamayı amaçlar. Bilgi üzerine yapılan bu tutkulu yolculuk, bazen dogmatik bir fikre takılıp kalabilir. İnsanlık tarihini inceleyen bir filozof için de durum farklı değildir. İnsanlık tarihi boyunca var olan bir olguya filozofun bakışı, daha önce bahsedilenden farklı olmamalıdır. Bu olgu, dinin kendisidir.
Dini inanca yönelik insanî arzu ve belirleme, çoğunlukla insanî bir doğal eğilim olarak kabul edilir. Öte yandan, bu düşüncenin karşısında duranların temel savı da yine insanî bir eğilime işaret eder: İnsanın düşünce yetisine ve hayal gücüne duyduğu büyük güven, tanrı fikrinde olduğu gibi bir yaratma eylemine işaret eder.
Yaratmak ama... Neyi?
Hakikatin Üzerindeki Örtü
Tanrı fikrinin kendisi mi yaratılmıştır, yoksa tüm varlık alanı mı, bilinmez; ama asıl meseleye girmeden önce, Osho'ya kulak vermek faydalı olacaktır:
"Tanrı var olabilir ya da olmayabilir - bu önemli değil - ama tanrıya ihtiyaç vardır. Tanrı orada olmasa Tanrı-Din-Değer-Ahlak Dörtlemesi: ''Kim Öldürdü Tanrıyı?''
Yani, Osho'ya göre insan, özünde Tanrı fikrine bağlı olmak zorundadır ve bu problemin Tanrı'nın gerçekten var olup olmamasıyla ilgisi yoktur. Ona göre, insanın böyle bir eğilime sahip olması, varlığını sürdürdüğü her tarihsel döneme dolaylı ya da doğrudan yansımıştır.
Bu bağlamda filozofun varlığının önemi ortaya çıkar; çünkü filozof, gücünü düşüncenin sınır tanımayan ufkundan ve dogmaya karşı gerçekleştirdiği üstün muhalefetten alır. Dolayısıyla Osho'nun neredeyse bir zorunluluk olarak işaret ettiği şey, filozof için kaçınılmaz bir sonu beraberinde getirir: Sorudan soru doğurma sanatı, filozofun burada başvurduğu yöntemdir; çünkü Tanrı fikrine duyulan ilgi, beraberinde getirdiği kurumsallık ve dogmatizmle birlikte yeni soruların sorulmasına olanak tanır. Tanrı dini, din değeri, değer ise nihayetinde ahlakı oluşturur. Dolayısıyla filozofun sorusu, dönüp dolaşıp ahlak probleminin üzerine sıkışır kalır.
Unutulmaması gereken, her düşünsel sıkışıklığın, beraberinde bir düşünsel sıçrayışa gebe olduğudur. Bu sıçrayış, bazen küçük bir devinim gibi görünebilirken, bazen de her şeyi alt üst eden olağanüstü bir yıkıma yol açar. Yıkım ile tasvir edilen şeyin çoğu zaman bir olumsuzlama fikrine karşılık geldiği düşünülebilir, fakat söz konusu felsefe olduğunda, kavramlara yüklenecek anlam filozofun düşüncesinde gizlidir. Bu yüzden yıkım ile işaret edilen, bir hegemonya alanına yönelikse, ortaya çıkan şey düşünsel, felsefi bir sıçrayıştır. Hem de sadece filozofun kendisine özgü olmaktan öte, insanlığın genel problemi haline dönüşür.
Öyleyse din, insandan aldıkları ve beraberinde getirdiği her şey ile bir filozofun düşünsel süzgecinden geçmek zorundadır. Bu düşünsel süzgeç, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmaya benzer.
"İnsanların bozulmuşluğunun üstündeki örtüyü kaldırdığında, gözlerimin önüne acı verici ve tüyler ürpertici bir dram serilmişti."
Bu çalışmanın amacı ise Nietzsche'nin kaldırdığı örtünün altında yatanları bir nebze olsun açıklığa kavuşturmaktır.
Tanrı-Din-Değer-Ahlak Dörtlemesi: ''Kim Öldürdü Tanrıyı?''
Zerdüşt'ün hikâyesi herkes tarafından bilinir. Yine de üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.
Zerdüşt, mağarada on yılını geçirir ve bu süre zarfında dışarı hiç çıkmamıştır. Bir gün, mağaradan dışarı çıkar ve bir arayışa başlar. Ama neyin arayışıdır bu? Zerdüşt'ün bulmayı umduğu şey, bir ölünün cenaze töreninden kalanlardır. Yolculuğu, ilk olarak bir bilge ile kesişir.
Bilgenin neyi temsil ettiğini sorgulamak gerekir. Şüphesiz, Zerdüşt'ün karşılaştığı sıradan bir insan değildir. Burada önemli olan, Zerdüşt'ün yolculuğa çıktığı ilk anlarda bir bilge ile karşılaşmış olmasıdır ve bu durum tam olarak bu sebepten ötürü önemlidir.
Burada Nietzsche'ye özgü bir iyimserliği, Zerdüşt üzerinden görmek gerekir. Klasik bir anlatıda kahraman, yolculuğuna en basitinden veya en kolay ulaşılabilir olandan başlar. Fakat Nietzsche'nin tercihi böyle değildir. Aksine, Zerdüşt en başından büyük bir yıkıma uğrar gibi görünür. Olması gereken budur. Zerdüşt'ten beklenen, mağarasına koşar adımlarla geri dönmesidir. Oysa Zerdüşt sadece kendisine bir soru sorar:
"Zerdüşt yalnız kaldığında şöyle dedi yüreğine: Olacak iş mi bu? Bu yaşlı ermiş, ormanda henüz duymamış tanrının öldüğünü."
Ve Zerdüşt yolculuğuna devam eder. Nietzsche'nin üst insanına olan inancı ve iyimserliği bu noktada açıkça ortaya çıkar.
Nietzsche'nin tanrının ölümü konusundaki söylemlerinin felsefe tarihinde bir spekülasyona yol açtığı doğrudur. Bu spekülasyon genellikle iki ana yönde tartışılır: Birinci kanat, tanrının ölümü fikrinin ateizme işaret ettiği ve ikinci kanat ise Hristiyanlığın tanrısına yönelik bir yaşam ve düşünce eleştirisi olduğu şeklinde ortaya çıkar.
Burada, ateizm tartışmasının felsefi olarak önemli olmadığı varsayılabilir. Bu kanat zaten yeterince tartışılmış ve üzerine düşünülmüştür. Asıl ilginç olan nokta, Nietzsche'nin "tanrının ölümü" ifadesinin, genel anlamda dini eleştirel bir tutumu ifade ettiği düşüncesidir.
Nietzsche'nin bu fenomene dışarıdan bakmıyormuş gibi görünmediği aksine tartıştığı şey, Tanrı-din-değer-ahlak dörtlüsünden doğal olarak ortaya çıkan sonuçtur. Bu dörtlü organik bir bağ içinde yer alır. Dolayısıyla Tanrı, bu zincirin en başındaki halkadır. İlk halka, diğerlerine nedensellikle bağlıdır ve en güçlü olanıdır. Dolayısıyla Tanrı'ya yönelik her tartışma, bu zincirin diğer halkalarına da hitap etmek durumundadır.
Bunların yanı sıra, Heidegger'in konuya yaklaşımı, Hristiyanlığın temel yapı taşlarının Platoncu geleneğe dayandığı fikrinden yola çıkar. Nietzsche'nin eleştirileri ise öncelikle Platon'a ve onun temsil ettiği antik felsefe geleneğine yöneliktir. Heidegger'in gelecek felsefenin temellerini kurarken Nietzsche'ye atıfta bulunması, bu tezi destekler niteliktedir.
Peki ama kim öldürdü bu tanrıyı? Dini bir yorumla ifade edecek olursak, Hristiyanlığın kendisi, Batı medeniyetinin ta kendisi tanrıyı öldürdü.
Batı Medeniyeti Tanrıyı Nasıl Öldürdü?
Nasıl başardı bunu, nasıl son verdi tanrıya? İşte tam olarak şöyle:
Dinin evrim sürecinde kurduğu egemenlik, kitleleri yönlendirecek ahlaki öğretilerle sonuçlanmaktan neredeyse kaçınılmazdır. Dolayısıyla Hristiyanlığın getirdiği ahlak anlayışının, iyinin ve kötünün ötesinde bir yaşam arzulayan ve teolojik önyargıları ahlaki önyargılardan ayıran Nietzsche için bu ahlakın yıkıma uğraması, zaruri bir gerekliliktir.
"Bir zamanlar insanlar, tanrılarına insan kurban ederlerdi, hatta belki de en sevdiklerini... Daha sonra insanlığın ahlaki çağında, insanlar en güçlü içgüdülerini, yani 'doğalarını' tanrılarına kurban ettiler; keşişin, bu doğaüstü olana karşı olan körü körüne mutluluğu buydu işte. Ve sonunda kurban edilecek hiçbir şey kalmadı mı?"
İnsanlık, belirli ahlaki kuralların dayatmasıyla doğasından uzaklaşmış ve sonunda bu kurallara değer atfetmeye başlamıştır. İnsan, içgüdüleri ve insani istekleri üzerinde "iyi" ve "kötü" gibi değerler yükleyerek kendisini konumlandırmış ve bu süreçte kendi özünden uzaklaşmıştır. Yabancılaşan insan için tek sığınak yine kendisindedir. Nietzsche, sadece bir gözlemci değil, aynı zamanda üst insanı işaret ederek kurtuluşun anahtarını, ölmüş tanrının tabutunun hemen yanına koymaktadır.
Tabutun Kenarındaki Anahtar
Kendini aşması ile ifade edilen nedir peki? En yalın haliyle iyi ve kötünün ötesinde, değer yargılarından uzak, insanca pek insanca yaşamanın sınırlarını çizmektir. Dinin ve onun getirdiği ahlaksallığın ötesinde bir yaşamı arzular Nietzsche.
Referans noktası olarak Gilles Deleuze kabul edilecek olurs,a burada nihilizme atıfta bulunmak en makul yöntem olacaktır. Deleuze, Nietzscheci nihilizmi iki odak noktası üzerinden inceler: Birincisi daha önce üzerinde durulan güç istenci ile orantılı bir şekilde hiçlik istencine karşılık gelir. Bu, istemenin üstün değerler hiyerarşisi içerisinde kaybolması ve hiçliğe kavuşması olarak yorumlanabilir. Burada en nihayetinde bir istençten söz etmek mümkündür.
Diğer odak noktası ise yine Deleuze'ün tanımlamasıyla istençten çok bir tepkiye işaret eder. Burada ise insan dünyaya ve onun üstündeki her şeye karşı bir inkar aşamasındadır. Bu, varlığın kendisine karşı dikte bir tutumdur. Tanrı, iyi, doğru, kötü gibi kavramların tamamı kabul edilemezdir çünkü tanrı zaten ölmüştür ve onunla birlikte değer kazanan her şey de var olduğu ölçüde değersizleşmiştir. Son kertede sözü Nietzsche'ye bırakmakta fayda vardır:
Aslında ahlaki olgular diye bir şey yoktur, var olan sadece olguların ahlaki yorumlanmasıdır.
İyi ve kötü, insanın tanrısal eğiliminin insanı getirdiği son aşama yargılarıdır. Tanrının ölümü bu değer yargılarının da ölümü anlamına gelir. Öyleyse yaşam, üzerinde değer biçilemez saf güç istencinde gizlidir.
Yanıtla
0
0

Bu içerik için bir tepkiniz var mı?

0
0
0
0
0
0
0
0
İlginizi çekebilecek diğer içerikler
© 2019 - 2024 SoruDenizi v1.4.1
Giriş Yap

Üye Ol
En az 3 en çok 23 karakter, sadece harf ve rakam içerebilir. Boş bırakılamaz En az 6, en çok 36 karakter olmalıdır. Boş bırakılamaz

Kullanıcı Sözleşmesi'ni kabul ediyorum
Şifremi Unuttum
Şifre yenileme bağlantısı e-postanıza gönderilecektir.

Reklamlar Görüntülenemiyor 😞
Hoşgeldiniz, bir reklam engelleyici kullanıyorsunuz gibi görünüyor. Sorun değil. Kim kullanmaz ki?
Reklam engelleyici kullanma hakkınıza saygı duyuyoruz ancak reklam gelirleri olmadan bu siteyi harika tutmaya devam edemeyeceğimizi bilmenizi istiyoruz.
Anlıyorum; reklam engelleyicimi devre dışı bıraktım.
Soru Denizi, ziyaretçilerine daha iyi bir deneyim sağlamak amacıyla çerez (cookie) teknolojisini kullanmaktadır.
Detaylı Bilgi
Tamam