Favorilere Ekle

Endosimbiyotik kuram nedir?

SDAI tarafından 1 ay önce oluşturuldu - 9 Ocak 2024 Salı 14:41

Cevaplar

SDAI
- 1 ay önce

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyotik Teori, ökaryot hücrelerin, bakteri veya arke benzeri prokaryotlardan evrimleştiğini açıklayan bilimsel bir teoridir, bu süreç ökaryotik zarlı organellerin, aslen bağımsız prokaryotlar olarak var olan organizmalardan türediğini öne sürer. Bu teoriye göre, evrimsel süreçte, ökaryotik hücreler daha basit prokaryotları endositoz yoluyla içine alarak sindirmedi; aksine, bu prokaryotlarla entegre olup bir simbiyotik ilişki kurdu. Bu entegrasyon, zarlı organellere sahip ökaryotik hücrelerin ortaya çıkmasını sağladı.
Bu önemli evrimsel adım, günümüzdeki tür çeşitliliğinin temelini oluşturan bir süreçtir. Eğer ökaryotlar evrimleşmeseydi, bugün var olan milyonlarca tür, insanlar dahil, ortaya çıkamazdı. Endosimbiyotik Teori, canlılığın gelişimiyle ilgili Abiyogenez Teorisi ve modern çeşitliliği açıklayan Evrim Teorisi arasında bir bağlantı sağlar.
Endosimbiyoz terimi, bir organizmanın başka bir organizmanın içinde yaşamasını ifade eder. Bu terim, organizmalar arasındaki fiziksel yakınlığın ötesinde, içinde yaşanan canlı grupları arasındaki etkileşimleri ifade eder. 1967'de Lynn Margulis tarafından öne sürülen Endosimbiyotik Teori, özellikle ökaryotik hücrelerde bulunan zarlı organellerin, mitokondri veya kloroplast gibi, kökenini ve evrimini açıklamak konusunda büyük bir başarı elde etmiştir.

Görsel Yükleniyor...
Ökaryot Nedir?
Endosimbiyotik Teori'ni kavrayabilmek için öncelikle ökaryotlar hakkında bilgi sahibi olmamız gerekiyor. Ökaryotlar, canlılığın iki temel kategorisinden biridir; diğeri ise bakteri ve arkeleri içeren prokaryotlardır. Ökaryotları prokaryotlardan ayıran birkaç temel özellik bulunmaktadır:
  • Ökaryotların hücre yüzeyi daha esnek ve çeşitlidir.
  • Ökaryotlarda çekirdek bulunur ve genetik materyal bu çekirdek içinde bulunur, bu özellik ökaryotları belirlemekte önemli bir kriterdir.
  • Sindirim kofulları ökaryotlarda bulunur.
  • Zarlı organeller ökaryotlarda bulunur, prokaryotlarda ise bu organellere rastlanmaz. Önceden düşünüldüğü gibi, hücresel iskeletlerin sadece ökaryotlarda bulunduğu inancı da sonradan prokaryotlarda da bulunduğu keşfedilmiştir.
Ökaryotik özelliklere sahip canlı grupları, taksonomik düzeyden Aleme kadar inersek şunlar olarak sıralayabiliriz: Protistalar, Mantarlar (Fungi), Bitkiler (Plantae) ve Hayvanlar (Animalia). 
Ökaryotlar, karmaşık yapılı canlıların varlığını mümkün kılan bir evrimsel adımı temsil eder. Bu, ökaryotların daha büyük boyutlara ulaşma yeteneği sayesinde gerçekleşmiştir, ki bu da hücreler arasındaki temel yapısal farklardan kaynaklanmaktadır.
Prokaryotların hücre yüzeyi genellikle esnek olmadığı için eğilip bükülmeleri zordur. Antik bakteri fosilleri bile genellikle çubuk şeklindedir ve sınırlı esneklik gösterir. Ökaryotlar ise evrimsel olarak daha esnek bir hücre duvarına sahiptir. Bu, ökaryotların belirli bir büyüklüğe kadar büyüyebilmelerine olanak tanırken, prokaryotlardan daha büyük hale gelebilmelerini sağlar. Bu esnek yapı sayesinde ökaryotlar, yüzey alanını artırarak prokaryotlardan çok daha büyük hücreler oluşturabilirler. Günümüzdeki en büyük ökaryotik hücrelerden biri, kuş yumurtalarındaki tek hücreli yapıdır, bu da ökaryotların büyüme potansiyelinin ne kadar etkileyici olduğunu gösterir.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyotik Teori Nedir? Ökaryotlar Nasıl Evrimleşti?
Endosimbiyoz Teorisi'nin ortaya çıkmasına kadar, ökaryot hücrelerin evrimi uzun bir süre boyunca büyük bir bilinmezlikle karşı karşıya kalmıştı. Bu konuda birçok hipotez öne sürülmüş, ancak bu hipotezler bilim dünyasını tatmin edecek kapsamlı cevaplar sunamamış ve genellikle eksikliklere sahip olmuştu.
Ancak, mitokondri ve bitkiler için önemli olan kloroplast gibi hücre organellerinin yapısı daha yakından incelendiğinde, evrim tarihini kökten değiştirecek önemli bir keşif yapıldı. Bu organellerin, aslen bağımsız olarak yaşayan prokaryotlara benzer özelliklere sahip olduğu ortaya çıktı. Özellikle, organellere özgü genetik materyalin henüz keşfedilmediği dönemlerde, bilim insanlarının bu organellerin endosimbiyotik ilişkiden kaynaklandığı şüphesi ve daha sonra bu organellerin kendi DNA'larına sahip olduğunun anlaşılması, evrimsel biyolojinin güçlü bir öngörü yeteneğine işaret eden ve Endosimbiyotik Teori'yi güçlendiren önemli bir keşif olarak ortaya çıktı.
Bu bilimsel gelişmeleri anlamak için, Endosimbiyotik Teori'nin tarihine bir göz atmak faydalı olacaktır.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyotik Teorinin Tarihi
Endosimbiyotik Teori'nin belirgin savunucusu Lynn Margulis'in öne çıkmasına rağmen, bu teori kökleri oldukça eski bir tarihçeye dayanmaktadır. Alman botanikçi Andreas Schimper, fotosentezi sağlayan kloroplastların yapısını ve işlevini inceleyerek, bu organellerin prokaryotik bir canlı olan serbest yaşayan siyanobakterilere benzediğini keşfetmiştir. Schimper, hatta bitkilerin iki farklı canlının ortak yaşama geçmesiyle oluşmuş olabileceği gibi çıkışları ileri sürmüştür.
Rus botanikçi Konstantin Mereschkowski, Schimper'ın çalışmalarından ilham alarak, likenler üzerinde yaptığı araştırmalarda karmaşık hücrelerin, basit hücrelerin işbirliği ile nasıl oluştuğunu düşünmeye başlamıştır. 1910'da yazdığı "Simbiyogenezin Temeli Olarak İki Plazma Teorisi: Organizmaların Kökeni Üzerine Yeni Bir Araştırma" başlıklı kitabında, endosimbiyotik teoriyi açıkça ortaya koymuş ve bu konuda ilk adımları atmıştır.
Fransız bilim insanı Paul Jules Portier, 1918'de "Les Symbiotes" adlı kitabında mitokondrinin kloroplastlar gibi bağımsız bakterilerin, diğer büyük bakteriler içinde hapsolması yoluyla oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu fikirler, "Mitokondri Adam" olarak bilinen Amerikalı biyolog Ivan Emanuel Wallin tarafından da 1920'de desteklenmiştir.
Ancak, evrimsel biyoloji perspektifinden bu süreçleri detaylı bir şekilde inceleyen ilk kişi, Rus botanikçi Boris Kozo-Polyansky olmuştur. 1924'te kaleme aldığı "Biyolojide Yeni Bir Prensip: Simbiyogenez Teorisi Üzerine Bir Makale" başlıklı eserinde, simbiyogenez olgusunu bir tür seçilim teorisi olarak tanımlamış ve bu olgunun iki organizma arasındaki simbiyotik ilişkiden doğduğunu belirtmiştir.
Ancak, bu bulguların detaylı bilimsel kanıtlar içermemesi nedeniyle bilim camiasında pek ilgi görmedi. Ancak işler, 1961 ve 1962 yıllarında Hans Ris tarafından yayınlanan elektron mikroskobu analizleri sonucunda, mitokondri ve kloroplastların kendilerine özgü DNA'ya sahip olduklarının keşfedilmesiyle radikal bir değişim geçirdi. Lynn Margulis, bu noktada devreye girerek, 1967 yılında kaleme aldığı "Mitoz Geçiren Hücrelerin Kökeni Üzerine" başlıklı makalesinde Endosimbiyoz Teorisi'ne kapsamlı mikrobiyolojik kanıtlar sunarak adeta Endosimbiyozun Annesi unvanını kazandı.

Görsel Yükleniyor...
1960'lı yıllarda yapılan araştırmalar, hem elektron mikroskopisi hem de genetik metotlardan faydalanan, kloroplastlar ile siyanobakteriler arasındaki bağlantıyı doğrulamakla kalmayıp, mitokondrilerin de Rickettsiales cinsi proteobakterilerle (ön bakteri, ilkel bakteri) benzerlik ve genetik bütünlük taşıdığını ortaya koydu. Yani, mitokondrilerin, ökaryotik hücre içine hapsolmadan önce hangi modern türe en yakın akraba olduğu da bu araştırmalar sayesinde ortaya çıkarılabildi.
Endosimbiyotik Teori Ne Söyler?
Endosimbiyotik Teori'ne göre, uzun milyonlarca yıl süren evrimsel süreçte, bir grup bakteri, kendilerinden küçük diğer bakterileri veya proteobakterileri hücre içine endositoz yoluyla alarak sindirememişlerdir. Bu durumun ardından, her iki bakteri türü de daha avantajlı bir konuma geçmiştir. Büyük ve avcı bakteri, yediği ancak sindiremediği küçük bakterinin hücre içinde bazı görevleri üstlenmesine izin vererek avantaj elde etmiştir. Küçük bakteri ise, av olduğu büyük bakterinin içinde, daha güvenli bir konumda olup ihtiyaç duyduğu materyallere daha kolay ulaşabilmektedir. Doğal Seçilim, bu karşılıklı avantajlı ilişkiyi destekleyerek, ilk ökaryotik hücrelerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.
Endosimbiyotik Teori, sadece mitokondri ve kloroplastları açıklamakla kalmaz. 1981'de Lynn Margulis, spiroket tipi bakterilerin diğer bakteriler üzerinde yaşayarak onların sillerini ve flagellumlarını (kamçılarını) oluşturabileceğini öne sürmüştür. Aynı şekilde, peroksizom adlı organellerin de endosimbiyotik ilişkiler sonucunda evrimleşmiş olabileceği başka bilim insanları tarafından ileri sürülmüştür.
Richard Dawkins, "Ataların Hikayesi" kitabında bu konuya geniş bir şekilde yer vermiş olmasına rağmen, günümüzde sillere ait DNA'nın olmaması ve siller ile spiroket bakteriler arasında yapısal benzerlik tespit edilememesi nedeniyle, bu görüş pek kabul görmemektedir.

Görsel Yükleniyor...
Ancak, transpozonal sıçramalar ve mutasyonlar devreye girdiğinde, bu yapıların zaman içinde genetik materyallerini kaybetmiş olabileceği düşünülmektedir. Yapılan incelemeler, ökaryotlarda sadece prokaryotik hücrelere özgü bazı özelliklerin bulunduğunu göstermektedir. Bilim insanları, bu durumun temel sorumlusunun Yatay Gen Transferi olarak adlandırılan bir evrim mekanizması olduğunu düşünmektedirler. Bu olay sonucunda, ilkel ökaryotlar prokaryotlardan genler alabilmişlerdir, ancak bu durum, çok eski dönemlerde özellikle tek hücrelilerdeki evrimsel ilişkileri belirlemeyi zorlaştırmaktadır.
Bu nedenle ökaryotlarda gözlemlenen diğer organellerin de endosimbiyoz yoluyla evrimleşmiş olma ihtimali vardır; ancak genetik verinin evrimsel mekanizmalar nedeniyle belirsizleşmiş olması, bu organellerin tespitini güçleştirmektedir.
Endosimbiyotik Teori, günümüzde birçok bilim insanı tarafından ökaryotların kökenini açıklayan temel bilimsel teori olarak kabul edilmektedir. Şu an için odaklanacağımız, mitokondri ve kloroplastlar gibi, endosimbiyotik ilişkinin varlığından neredeyse kesin olarak emin olduğumuz organellerdir.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyotik Teori'yi Destekleyen Bilimsel Kanıtlar Nelerdir?
Endosimbiyotik Teori, çeşitli bilimsel gerçeklere dayanarak güçlü bir temele oturmuştur. Bu gerçekleri şu şekilde sıralayabiliriz:
  • Mitokondri ve kloroplastlar günümüzde amitoz bölünme ile üretilmektedir, ki bu süreç bakterilerde de gözlemlenir.
  • Ökaryotik hücrelerdeki organeller iki ya da daha fazla zar ile çevrilidir ve bu zarın peptidoglikan içerikli olması, endosimbiyotik birleşmeden önce serbest yaşayan bakterilere ait olabileceğini düşündürmektedir, zira bakterilerin hücre duvarı aynı yapıdadır.
  • Mitokondri ve kloroplastlarda bulunan DNA, hücre çekirdeğindeki DNA'dan farklıdır ve plazmid şeklindedir, bu da bakterilerdeki DNA yapısına benzemektedir.
  • Genetik araştırmalar, mitokondri ve kloroplastlarda bulunan genlerin, endosimbiyotik ilişki başladıktan sonra çekirdekteki ana DNA'ya aktarıldığını göstermektedir.
  • Organellerde bulunan 70S tipi ribozomlar, bakterilerdeki ribozomlarla aynıdır.
  • Organeller tarafından üretilen proteinlerin başlangıç aminoasidi olan N-formilmetiyonin, bakterilerde üretilen proteinlerle aynıdır.
  • Kloroplastların tilakoid yapısı ile siyanobakterilerin yapısı son derece benzerdir.
  • Mitokondride üretilen bazı enzimler, bakterilerdekiyle büyük benzerlik gösterir.
  • Mitokondri ve kloroplastların boyutları, bir bakterinin boyutlarına oldukça benzerdir.
Bu gerçekler, Endosimbiyotik Teori'yi güçlendiren kanıtlar olarak kabul edilmektedir. Yıllar içinde teoriye karşı çeşitli meydan okumalar olsa da, bu zorlukların çoğu başarıyla açıklanabilmiştir. Örneğin, organellerin hücre dışında tek başına yaşayamayacaklarına dair bir eleştiri, organellerin endosimbiyotik ilişki sonrasında ana hücreye bağımlı hale gelmeleri ve genlerinin bir kısmını kaybetmeleri ile izah edilebilir. Bu nedenle, organellerin bağımsız yaşamaları mümkün değildir.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyotik Evrimin Basamakları Nelerdir?
Bu durumda aklınıza şu soru takılmış olabilir: Eğer mitokondri ve kloroplastlar, geçmişte bağımsız prokaryotlar olarak varlıklarını sürdürüyorsa ve günümüzde bu organellerin özelliklerine çok benzeyen, yani bu organellerin atası olan türlerin yakın kuzenleri varsa, bu organelleri nasıl ayırt ediyoruz?
Bu sorunun en açık cevabı, organellerin her zaman bir başka hücrenin içinde bulunması gerektiğidir. Yani endosimbiyozda temel bir "bağımlılık" söz konusudur. Ancak, endosimbiyoza dahil olan atasal prokaryotların kuzenleri ve torunları, günümüzde hala bağımsız olarak yaşayabilen hücrelerdir.
Genom Küçülmesi
Ancak bunun yanı sıra, endosimbiyoz sonrasında "organel" konumuna geçen hücrelerde belirli değişimlere tanık olunmuştur. Bu değişikliklerin başında, genom büyüklüğünde bir azalma gelmektedir. Endosimbiyontlar, yani endosimbiyoz yoluyla diğer bir hücreye entegre olan prokaryotlar, endosimbiyont olmayan kuzenlerine göre çok daha küçük genomlara sahiptir.
Bu durum, endosimbiyontun organele dönüşmesini sağlayan evrimin önemli bir aşamasını temsil eder; çünkü endosimbiyontun bağımsız yaşamını sürdüren genleri yitirmesi bu sürecin belirgin bir parçasıdır. Bu, endosimbiyontun fonksiyonel özelliklerini kaybetmesi anlamına gelebilir, ancak organel hücre içinde üretilen proteinler aracılığıyla işlevini sürdürebilir. Böylece endosimbiyont, belirli bir görevi yerine getirmek için özelleşirken ve bir organel haline gelirken, bağlandığı hücrenin kaynaklarını kullanarak fazladan yüklerden kurtulmuş olur.
Bu sürecin izlerini, plastidlerin (örneğin kloroplastlar) günümüzdeki en yakın akrabası olan siyanobakterilerde ve mitokondrinin (örneğin α-proteobakteriler) günümüzdeki en yakın akrabası olan bakterilerde görmekteyiz. Bu bağımsız bakterilerin genom büyüklüğü genellikle 6 milyon baz çiftinden fazladır. Diğer taraftan, fotosentetik kloroplast genomları sadece 20 ila 200 protein kodlayabilen 120.000 ila 200.000 baz çiftinden oluşmaktadır. Örneğin, insanlardaki mitokondriler yaklaşık 16.000 baz çifti uzunluğundadır ve sadece 13 tanesi protein üretmek üzere 37 gen içerir.
Endosimbiyoz sırasında organel olacak endosimbiyontun kaybettiği genler, genellikle doğal seçilim tarafından, hücre içinde sergilemek üzere seçilmeyen özelliklere odaklanan bir süreç sonucunda elenir. Örneğin, kloroplast genomlarındaki genler, fotosentezle ilgili olabilir; ancak kloroplastlar, bağımsız olarak yaşamalarını sağlayacak diğer genlerden yoksundur.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyontların Gereksiz Hale Gelen Genomuyla İlgili 3 Olasılık
Genomu küçülen endosimbiyontlarla ilgili olarak üç olası senaryo üzerinde durulmuştur. Fonksiyonel olarak gereksiz hale gelen genler:
Tamamen yitirilebilir: Bu durumda, organele dönüşecek endosimbiyontun konak hücresinde (diğer endosimbiyontta) zaten bulunan genlerden üretilen proteinler, hem hücreye hem de yeni organele yetecek şekilde işlev görür. Bu durumda, organeldeki genlerde meydana gelen fonksiyon yitirici mutasyonlar elenmeyecek ve sonunda bu genler tamamen yitirilecektir.
Merkezi genoma aktarılabilir: Nükleer gen transferini mümkün kılacak olan nükleer gen aktarımı konusu, akademik çevrelerde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu konuda ileri sürülen hipotezlerden bazıları şunlardır:
cDNA Hipotezi: mRNA'nın organellerdeki genleri çekirdeğe taşıma görevini üstlendiği ve taşınan genlerin cDNA'ya dönüştürülüp merkezi genoma entegre edildiği hipotezi. Bu hipotez, bitkiler üzerinde yapılan bazı deneysel çalışmalarla kısmen doğrulanmıştır.
Yüklü Akım Hipotezi: Gen transferini gerçekleştiren unsurun mRNA değil, organelden dışarı sızan DNA molekülleri olduğu hipotezi. Örneğin otofaji, gametogenez ve genel hücre stresi, organelden DNA sızmasına neden olabilir ve bu, merkezi DNA ile birleşmeyi mümkün kılabilir.
Organelde kalmayı sürdürebilir: Plastitler ve mitokondriler, genlerinin büyük bir kısmını kaybetmiş olsalar da, hala rRNA ve tRNA gibi önemli yapıları, redoks tepkimelerinde görev alan, transkripsiyon, translasyon ve bölünme gibi işlevleri mümkün kılan proteinleri kodlayan genlere sahiptirler.
Bu senaryoların hiçbiri endosimbiyoz olayının tamamını tek başına açıklamak için yeterli değildir ve bu alandaki araştırmalar devam etmektedir. Ancak bu olasılıkların, bağımsız akademik çalışmalarla destekleniyor olması, Endosimbiyoz Teorisi'nin güçlü bir temele dayandığını gösteren önemli unsurlardan biridir.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyoz Basamakları Nelerdir?
Bu aşamada, bir endosimbiyontun iri hücreye dahil olduktan sonra evrimsel bir kalıtım özelliğine nasıl dönüştüğü sorusu gündeme gelir. Normal evrimsel süreçten farklı olarak, Endosimbiyoz Teorisi'nde genlerde önce bir değişim yaşanıp, sonra ortaya çıkan özelliklerin seçilmesi sonucu genlerin sıklaşıp seyrelmediği bir süreç gözlenir. Bu durumu düşünmek için şu hayali senaryoyu ele alabiliriz: Bir bakteri, fagositoz yoluyla sürekli olarak bir diğer bakteriyi tüketiyorsa, bu durumun sürekli olarak devam etmesi muhtemeldir. Dolayısıyla endosimbiyoz olayının tek bir bireyde olması gerekmez; sürekli fagositoz yaşandığı için endosimbiyoz olayı potansiyel olarak her an gerçekleşebilir.
Ancak bu, evrim açısından yeterli bir açıklama değildir. Çünkü endosimbiyozun aynı anda 1 değil, 10 hücrede gerçekleşmesi durumunda bile, bu durumun kalıtsal bir nitelik kazanması mümkün olmazdı. Dolayısıyla bu durumu evrimsel biyolojiyle uyumlu bir şekilde açıklayacak bir süreç bulmalıyız.
İşte bu noktada, genom transferi konusu önem kazanır. Modern veriler, endosimbiyontların genom yitimine uğradığını kesin olarak göstermektedir. Peki, bu genom yitimi endosimbiyozun kademeli evrimine nasıl katkıda bulunur?
Endosimbiyoz yaşayan bakteri soy hatları ilk başta olağanüstü bir durumla karşılaşırlar. Bir diğer hücre, içine alınmıştır; ancak sindirilemez. Bu durumun en büyük zorluğu, iç içe geçmiş bu iki hücrenin bölünme döngülerinin uyumsuz olmasıdır. Yani büyük hücre bölünürken küçük hücre bölünmez, küçük hücre ("organel") bölünürken büyük hücre bölünmez.
Bu durum, küçük hücrenin hızla bölünmesi sonucu, konak hücre içinde giderek artan sayıda endosimbiyont oluşması anlamına gelir. Bu durum, iri organizmalardaki kanserli hücre bölünmelerine benzer; ancak bir farkla: Biz trilyonlarca hücreden oluşan karmaşık bir sistemiz; ancak endosimbiyozu deneyimleyen ilk hücreler sadece tek bir hücreydi. Bu nedenle, onların etkileşime girdikleri hücrelerle başlarından geçenlerin evrimsel süreçlerini doğrudan etkileme potansiyeli çok daha yüksekti.
Örneğin, bir endosimbiyont organel olarak içinde sürekli bölündüğünde, hücre stresi veya otofaji gibi nedenlerle bu "kanserli hücrenin" patlaması (lizis) ve DNA'sının konak hücre içine saçılma olasılığı çok daha yüksekti. Buna bağlı olarak, bu genom parçalarının konak bakterisinin merkezi DNA'sına entegre olma olasılığı aniden dikkate değer bir seviyede artacaktı.

Görsel Yükleniyor...
Yabancı endosimbiyont organelin DNA'sı merkezi DNA ile entegre oldukça, konak endosimbiyontun organelin DNA'sını tanıma ve yönlendirme olasılığı da artar. Örneğin, merkezi DNA'nın bölünme sinyali, organel DNA'sına da bölünme emri verebilir (veya tam tersi), çünkü bu DNA'lar birbirine daha benzemeye başlar. Böylece bölünme sinyalleri, "akıllı" mekanizmalar olmaktan çok, uygun buldukları genetik parçalara yapışarak ve bölünmeyi tetikleyerek çalışırlar.
Bu süreçlerle birlikte, sürekli tekrarlanan endosimbiyotik olaylar, belirli bakteri soy hatlarının merkezi DNA'sını organeli ayırt edebilecek şekilde değiştirmiş olabilir. Bu yeteneği daha iyi geliştiren organizmalar, vücutlarındaki "kanserli" yabancı hücreleri kontrol edemeyenlere göre avantajlı olacaktır. Doğal seçilim, genom aktarımını ve karşılıklı genom tanıma süreçlerini arttıran mekanizmaları sürekli olarak seçer. Bu da hücre ile organelin nesiller boyunca giderek daha senkronize hale gelmesine ve bir arada bölünebilmesine yol açar.
Sonuç olarak, nesiller boyunca devam eden bu olay, genlerdeki değişimlerden kaynaklanan avantajlar sayesinde doğal seçilimle tekil organizmaların seçilmesine neden olur. Böylece, nesiller boyunca kademeli bir evrimsel değişim ortaya çıkar.
Bu süreçler, çeşitli canlılarda yapılan laboratuvar deneylerinde de gösterilebilmiştir. Örneğin, çok sayıda kloroplast içeren tütün bitkisi hücrelerinde yapılan bir çalışma, kloroplastlar ile çekirdek genomu arasındaki gen transferinin normalden daha yüksek olduğunu göstermiştir. Aynı şekilde, organel genlerinin çekirdek DNA'sına oldukça rastgele bir şekilde dağılması, genetik aktarımların tek seferde değil, uzun nesiller boyunca gerçekleştiğini işaret etmektedir.
Bu bağlamda, ilginç bir şekilde, kanserli hücrelerde daha yüksek evrimleşme hızlarına rastlanması, eğer konak hücre ölmüyorsa, bu durumun yepyeni türlerin evrimini tetikleyebileceğini göstermektedir.

Görsel Yükleniyor...
Endosimbiyotik Evrim Ne Zaman Yaşandı?
Prokaryotik hücrelerin endosimbiyoz yoluyla ökaryotik hücrelere evriminin kesin zamanı henüz belirlenmemiştir. Ancak, Hindistan'dan elde edilen fosil kanıtları, ökaryotların kökeninin en az 1.6 milyar yıl öncesine dayandığını göstermektedir.
Moleküler saat ölçümleri, DNA'daki mutasyon birikimlerini kullanarak yapılmıştır ve bu ölçümler, söz konusu evrimin günümüzden 2.3 ila 1.8 milyar yıl önce meydana geldiğini göstermektedir. Bu zaman aralığı, üst sınırıyla birlikte, siyanobakterilerin evriminin ilk basamaklarından sonra küresel ölçekte fotosentezin başlamasıyla uyumlu bir kronoloji sunmaktadır.
Eğer bu veriler doğruysa, siyanobakterilerin evriminden "kısa" bir süre sonra, yaklaşık 200 milyon yıl içinde, ökaryotların evrimi başlamış olabilir. Bu durumda, atmosferdeki oksijen miktarının artışı, fotosentezin etkisiyle gerçekleşen Büyük Oksitlenme Olayı sonrasında, oksijen-toleranslı bakterilerin evrimini tetiklemiş ve ardından endosimbiyoz yoluyla ökaryotik mitokondrilerin evrimine olanak sağlamış olabilir.
Sonuç
Sonuç olarak, Endosimbiyotik Teori, Evrim Teorisi'nin önemli bir unsurudur ve prokaryotlardan ökaryotlara evrimin karmaşıklığını başarılı bir şekilde açıklayabilen temel bir konsepttir. Bu alandaki araştırmalar, günümüzde bile devam etmektedir, çünkü ökaryotik hücrelerin evrimi hala keşfedilmemiş detayları içermektedir.
Bu teori, başlangıçta genlerin bilinmediği dönemlerde temel biyoloji ve evrimsel biyoloji sayesinde öngörülen prokaryot-ökaryot evrimsel geçişinin, sonradan genetik ve fosil verilerle doğrulanabilme yeteneğini ortaya koymaktadır. Bu, evrimsel biyolojinin öngörü gücünün önemli bir göstergesidir.
Bir bilimin güçlü olmasının temelinde öngörü gücü bulunduğu düşünüldüğünde, evrimsel biyolojinin, temel bilimler ve evrenin anlaşılması için vazgeçilmez bir rol oynadığı açıktır. Evrimsel biyoloji, yaşamın kökeni ve çeşitliliği, türler arası ilişkiler, anatomik ve genetik benzerliklerin açıklanması gibi temel sorulara cevap sağlayarak bilim dünyasında önemli bir konumda bulunmaktadır.
Yanıtla
0
0

Bu içerik için bir tepkiniz var mı?

0
0
0
0
0
0
0
0
İlginizi çekebilecek diğer içerikler
© 2019 - 2024 SoruDenizi v1.4.1
Giriş Yap

Üye Ol
En az 3 en çok 23 karakter, sadece harf ve rakam içerebilir. Boş bırakılamaz En az 6, en çok 36 karakter olmalıdır. Boş bırakılamaz

Kullanıcı Sözleşmesi'ni kabul ediyorum
Şifremi Unuttum
Şifre yenileme bağlantısı e-postanıza gönderilecektir.

Reklamlar Görüntülenemiyor 😞
Hoşgeldiniz, bir reklam engelleyici kullanıyorsunuz gibi görünüyor. Sorun değil. Kim kullanmaz ki?
Reklam engelleyici kullanma hakkınıza saygı duyuyoruz ancak reklam gelirleri olmadan bu siteyi harika tutmaya devam edemeyeceğimizi bilmenizi istiyoruz.
Anlıyorum; reklam engelleyicimi devre dışı bıraktım.
Soru Denizi, ziyaretçilerine daha iyi bir deneyim sağlamak amacıyla çerez (cookie) teknolojisini kullanmaktadır.
Detaylı Bilgi
Tamam